Kayıtlar

ELZEM

 Doğrusu; aklıma takılan birçok şey varken, en hafife aldığım boğuyor beni... Nefesimi kesiyor, ıssız bir sokak gibi kimsesiz bırakıyor beni. Ne anlatılıyor, ne dinleniyor. Böylesine imkansız işte, suya hasret deniz misali... İnsana amas veren de bu değil mi? Hissedilmesi imkansız duyguları hissetmek, imkansızı beklemek. Öyle bir anda yetişiyor ki bazı masum tavırlar; Doğu, Batı yer değiştiriyor. Ve insan imkansızı elzem kılıyor. Kim doğru, kim yanlış dinlemeden, kendi kimliğine ulaşıyor... Hep aşka inanmam derdim ya, şuan mutluluktan gülüyorum; iyiki aşka inanmıyorum... Yaşadığım aşk olsaydı eğer sebepsizce zuhur eden ve gerçekliği belli olmayan bir rüya olurdu. Benim yaşadığım elzem, gerçekliğini ruhumla yaşayan ve sessizliğini bozmadan kimliğimle sevişen bayeste...

KİMİMİZ

 Bazı hisler vardır, sana muhtaç olmayan; yani sen kendinde olsan da, olmasan da zuhur eden hisler. Kimi zaman en kimsesiz anında, kimi zaman tarifi olmayan bir renkte gösterir kendini. Öyle bir renk düşün ki; âmâ'nın bile hissettiği, öyle bir aşk düşün ki münafığın bile sulha erdiği. İşte böyle tarifi imkansız hisler sana muhtaç değiller. Zira sen onlara muhtaçsın... Elini buz kesen kabustan, güneşin seni gözetlemediği bir güne uyanırsın ve ansızın galeyana gelir tüm nefretin, . Peki seni tüm bu senaryodan ne kurtarır? Minnet etmeyen hisler... Kimimiz meczup gibi aşkı ararken, kimimiz yalnızlığına sarılıp kendini kollar. Kimimiz sebepsizce gülerken, kimimiz daha ceninken gelen mutsuzluğa gömülür. Kimimiz ise bu kadar farklı ve ayırt edilebiliyor olmamıza rağmen; eşit olmama hissine gömülür. Kim üstün, kim yanlış, kim yoksul bilmem ama mutluluğu bulmak için yelkeni kimsesiz hislere çevir, muhtaç olmayan hislere...

İNANÇ

 Ruhun açlığını ne tamamlar? İçindeki sesin dilinden kim anlar? Aklını kaybetmediğini ne kanıtlar? Senin de benim gibi kendini arada kalmış bile hissetmediğin oluyor mu, hiç yaşamaya yabancı hissediyormusun kendini. Yusuf çok şükretti, Eyüp sabretti, Davut terketti, neden? Çünkü inançları vardı... İnanmayı bırakma sakın! Mutluluğa inan, geleceğe inan, imkanlara inan, yeter ki inan... İnanç verilen en büyük nimet. Nitekim Honore de balcazın da dediği gibi 'kuvvetli bir inançtan başka hiçbir şey, kuvvetli bir iş çıkaramaz'.İnanmayan hissetmez, ne yağmuru nede güneşi, inanan kaybetmez ne aklını ne de kendini.... Sen, inanarak kendini aş; insanlıktan çıkıp kendi insanlığına ulaş, bırak deli desinler. Sen, inanarak aşkı as; yüreğine gem vurup, gerçek amaca kavuş, bırak kendini avutup yalana koştu desinler. Lafım o ki, bırak ne derlerse desinler, son nefesinin vaktini bilmediğin koca bir hayat var, imkansız olsa da mutlu olmaya inan...  

FÂNİ

Adem aşık mıydı Havvaya, Havva aşık mıydı ademe, yoksa herşeyi mecbur oldukları için mi yaşadılar? Aşk neymiş de kereme dağları deldirmiş, mecnuna çölleri mesken belletmiş; aşk neymiş de gözleri âma, cümleleri sağır eylemiş? Bana göre aşk muamma... Çünkü aşık olan insan konuşmaz, görmez, istemez, yemez, içmez. Ne mi yapar? Düşünür...   Onu hayata tutturan tek uçurum düşünmektir. Öyle bir uçurum düşün ki; tam zemine ulaştım derken, başa geri döndüğün, artık düşmeyeceğim derken; kendini eşiğinde bulduğun bir uçurum. Peki aşık ne düşünür?  Şahsa değil, ruha aşık olduğunu düşünür; gözlere değil, onun dokunduğu kağıda aşık olduğunu düşünür; sıcak tenini değil, saçlarına esen rüzgarı düşünür.İşte ben bu yüzden aşka inanmam. Çünkü bu çağın aşkı tek kelime üzerine kurulu; ' FÂNİ'...

ARSIZLIK

 'İhtiyaç' çok anlamlı bir kelime değil mi? Onu anlamlı kılan asıl mevzu hissedildiği şey. Yani neye ihtiyaç duyduğun... Nefes almaya, yemeye, içmeye, gülmeye, konuşmaya ve daha bir çok şeye duyuyorsun o hissi ama, bunlar seni tatmin etmiyor... İnsan olduğunun kanıtı olan arsızlığı yapıp, bir insana ve onun sana yaşatacağı duygulara da ihtiyaç duyuyorsun; sevgi, şefkat, saygı, şehvet ve bir yığın nedensiz duygu. Bunu neden yapıyorsun kendine? Neden sebepsizce cezalandırıyorsun hislerini ? Kendinden başka hiçbir insana ihtiyacın yok! çünkü o duyguları sen yaşıyorsun, ağaçlara sen dokunuyor, sessizliği sen dinliyorsun. Sen gülüyorsun, sen ağlıyorsun. Neden kendine haksızlık yapıp, bu duyguları yaşayanın 'sen' olduğunu es geçiyorsun? Evet, çok kızıyorum çünkü gerçekleri biliyorum, ihtiyaç duymanın bir adım sonrası muhtaç olmaktır. Hiç kimseye ihtiyaç duyma ki; güneşin batınca muhtaç olmayasın...

GERÇEK

 Birgün karşına 'gerçek=...' şeklinde bir yazı çıksa karşısına ne yazardın? Hayallerini mi, umutlarını mı, düşünmekten korktuğun anılarını mı? Seni üzenleri mi, seni asla üzmesin istediklerini mi? Bir yığın cümle kurup soru işareti kondura bilirim. Çünkü; gerçek, cevabı olmayan tüm soruların yanıtıdır. Ama bana göre gerçek nedir biliyor musun, bana göre gerçek her zerremdir. Zira ben yüzümdeki tebessümü hissetmem, göz pınarlarımdan düşen yaşı hissederim. Söylenen sözleri hissetmem, tenime dokunuşu hissederim. Bana göre gerçek bana ait olan herşeydir, bana göre gerçek sonucu muamma olan her hadisedir. Bana göre bir çok gerçek var, peki ya senin gerçeğin ne? Parıldayan ay mı, rüzgarla sevişen yaprak mı? Gördüklerin mi, duydukların mı? Sana tavsiyem; sadece 'gerçeğine' güven, sadece ona bağlan, doğru olsun istediğine değil; doğru bildiğine sarıl, çünkü umutların seni sensiz bırakır ama gerçeklerin asla...

GÜNEŞ

 Bazı şeyler var asla vazgeçemediğin,  ondan daha acı şeyler var vazgeçmek istemediğin. Hangi hissin içinde olmak istemezsin? Veya hangi his içinde olsun istemezsin? simsiyah boşlukta ve adım atamayacağın kadar dar bir alanda olduğunu düşün; ömrünün kalanını orada gecirmelisin; bu durumda ne yapacaksın, Umutsuzca oturup yürümeye cüret etmeyecek misin? Cevabın evet ise katetmen gereken çok yolun var. Çünkü cesaret başkalarına değil, benliğine kendini ıspatlamandır. Ve riske girmek yerine sana sunulanı tercih ettiğin için makalenin başında bahsettiğim iki duygu arasında kilitlisin. Bu yüzden güneşten mahrumsun, dogrusu cesaret edip bir adım atsan; karanlıkta olduğun için dar bir yerde gibi hissettiğini anlayacaksın. Bilmukabele, vazgeçmek istemediğin şeyleri tek seferde silip atsan, vazgeçme duygusunu yok edecek ve karanlıktan kurtulacaksın. Adım atmak için; düşüncenle yetinmeyip 'yolun devamı varmı?' sorusuna cevap aramalısın.Yani Güneşi görmek istiyorsan ayağa kalk ve yürü...

KELEBEK

 Hani gözünde yaş olan, gündüzünde sema, gecende sessizlik olan derin bir yara var ya; işte seni asla yalnız bırakmayan tek şey o yara. İnsan yalnız kalmaktan korkunca yarasını bile seviyormuş, insan hissiz kalmaktan korkunca yarasını bağrına basıyormuş meğer.  Geçen bir film izledim 'aşk kelebek gibidir; yaşamayı bilmeyene günlük, yaşayana ise ömürlüktür' diyordu. Ne kadar doğru bir sözmüşte, benliğimin tam ortasına kazınmış. Mesele sadece aşk değil, çünkü ben aşka inanmam, mesele herşey, mesele herkes, mesele benim ta kendim. İnsanın mutlu etmeye çalışacağı kişi bilhassa kendi olmalı, zira kişi kendine değer vermezse; ne yaşadığı şehir, ne de sürdüğü ömür onu adam yerine koymaz. Yazacağım şey çok ama ne benim yazmaya takatim var, nede birilerinin okumaya hevesi. Arkamı yaslayacağım dağ, altında uzanacağım ağaç bile yokken, kimin ömründen, kimin hayatından bahsediyorum ben. Diyeceğim o ki umutlu bir kelebek ol ve değiştirmen gereken şeyler varsa kendinden başla, bilakis kendi...

ALTIN

Şöyle düşünelim; Rabbimiz bizi amaçlar uğruna yarattı, herkes imandan sonra gelen amacını kendi belirledi. Kiminin amacı rızkı iken; kiminin amacı hep daha fazlasını istemek oldu. Peki senin amacın ne? Kulaktan dolma fikirlerle sonuç bulmaya yeltenmen mi,veya çabalayıp çalıştıktan sonra elinin boş kalması mı? Herakleitos 'un da dediği gibi; 'altın arayan çok kazar, az bulur.' Peki neden çok çok daha iyisini bulmak için gereğinden fazla yorulup, eline bir daha kürek almamaya yemin edesin? Neden eline geçen diğer amaçları değerlendirmek yerine; sonu görülmeyen bir yola sürüklenesin? Bu soruların cevabını veremiyorsun biliyorum.  Şimdi hiç cevap vermeni gerektirmeyen cümleler kuracağım; hala konuşa biliyorken, yürüye biliyorken ve en önemlisi nefes alabiliyorken durma! Dilediğin yere koş, dilediğin dili konuş, dilediğin yerde nefes al ve amacını bul... 'yaşamak, amacını ortaya koyduğun zaman güzeldir.'(Jack London)

ARMUT

 Mütenahi( sonu olan) hayata sahip olduğumuz konusunda hemfikiriz. Peki neden bunun bilincinde olarak yaşamıyoruz?  Neden hayatımıza sürekli sil baştan başlamaya çalışıyoruz? Böyle neden zarfıyla başlayan bir yığın cümle birikir lakin bir tane mantıklı cevap olmaz. Ne yaptığının ve en önemlisi kendince yaptığının farkında olarak yaşamalısın. Yani kendini su sanıp girdiğin kalıbın şeklini almaya çalışma. Hayatını paylaştığın insanlar seni hep değiştirmek, daha doğrusu kendine benzetmek ister çünkü her insan kendinin idolüdür. Sende kendinin idolü olmalı ve gereğince davranmalısın. Bırak sana baskı yapan her şey ve herkes gitsin; kendini taşı, kendini yüklen çünkü doğarken yalnız doğduğun gibi, ölürken yalnız öleceksin. Değiştirmeye çalışan insanlar, kendilerinde buldukları eksikleri sende tamamlamaya çalışır. Sen değişmek veya hayatına sil baştan başlamak zorunda değilsin, benliğini koruyarak güzelsin. Hem ne demiş atalarımız; 'armudun iyisinden ayılar anlar' olgun bir armut ol...

GARDIROP

Horatius'un meşhur sözü 'CARPE DİEM' le başlıyorum satırlarıma, bu tabir birçok İslam ehline marjinal gelse bile benim hayat felsefem; zira yaşamayı bilen insanlar, aldıkları her nefes için şükrederler ve bundan zevk alırlar. Kucağımda ikiz oğullarımdan biri varken yazıyorum bu cümleleri, işte bu bana daha anlamlı kılıyor Horatius'un cümlesini çünkü;  'JE VİS DANS L'İNSTANT ' (anı yaşıyorum). Gel gelelim asıl meseleye; tüm dünyayı kıyafet seçimi yönünden kadınlar gibi; yani dolabında giyecek birçok şeyi olduğu halde saatlerce GARDIROP önünde durup bir bluzu bile yokmuş gibi' en kısa sürede sıkı bir alışveriş yapmalıyım' dediğini düşün. Pek garip gelmiyor değil mi ? O zaman şöyle yapalım; üç günlük ömründe, her saniyenin kıymetini bilerek yaşaman gereken anlar var ama sen, bu kıymetli zamanları değerlendirmek yerine ; tüm bunları es geçiyorsun ve yeni şeyler istiyorsun, milattan önce yaşayan Horatius bile bilmiş eline geçen fırsatları ve 'ANI YAŞA...

ÖKÜZ OTURDU

Merhaba, şimdi istisnasız hepimizin başına gelen ve bizi oldukça rahatsız eden, geceleri uyutmayan, gündüzleri doğrultmayan bir şeyden bahsedeceğim. Bu öyle bir illet ki; davetsiz misafir kadar sevimsiz, her işe maydanoz olan kaynana kadar gereksiz!  Taptaze çiçeklerin ahenkle dans ederek girdiği bir villa penceresinin yamacında otururken veya kış ayında şöminenin başında huzurla kahveyi yudumlarken, o da mı olmadı; benim gibi şöminesi ve villası olmayan fakir kişi olarak, kanepede uzanıp, arada bir esneyerek TV izlerken, kapıyı çalmadan PAT diye tam göğsünüzün ortasına bir ÖKÜZ oturur. Bu his tarifsiz ve sebepsizdir. Nerden geldiği, nereye gideceği belli değildir. Belli olan tek şey o öküzün ;Kiminin hayırsız kocası, kiminin fuzuli görümcesi, kimininse para göz ev sahibi olduğudur. Ha yeri gelmişken henüz içine oturan öküzün kim olduğunu bilmeyenler de olabilir.  Herkesin aklında tek bir soru; bu davetsiz misafir(ÖKÜZ)le nasıl başa çıkacağız? çok basit :) nasıl ki kocamızla b...