Kayıtlar

KELEBEK

 Hani gözünde yaş olan, gündüzünde sema, gecende sessizlik olan derin bir yara var ya; işte seni asla yalnız bırakmayan tek şey o yara. İnsan yalnız kalmaktan korkunca yarasını bile seviyormuş, insan hissiz kalmaktan korkunca yarasını bağrına basıyormuş meğer.  Geçen bir film izledim 'aşk kelebek gibidir; yaşamayı bilmeyene günlük, yaşayana ise ömürlüktür' diyordu. Ne kadar doğru bir sözmüşte, benliğimin tam ortasına kazınmış. Mesele sadece aşk değil, çünkü ben aşka inanmam, mesele herşey, mesele herkes, mesele benim ta kendim. İnsanın mutlu etmeye çalışacağı kişi bilhassa kendi olmalı, zira kişi kendine değer vermezse; ne yaşadığı şehir, ne de sürdüğü ömür onu adam yerine koymaz. Yazacağım şey çok ama ne benim yazmaya takatim var, nede birilerinin okumaya hevesi. Arkamı yaslayacağım dağ, altında uzanacağım ağaç bile yokken, kimin ömründen, kimin hayatından bahsediyorum ben. Diyeceğim o ki umutlu bir kelebek ol ve değiştirmen gereken şeyler varsa kendinden başla, bilakis kendi...

ALTIN

Şöyle düşünelim; Rabbimiz bizi amaçlar uğruna yarattı, herkes imandan sonra gelen amacını kendi belirledi. Kiminin amacı rızkı iken; kiminin amacı hep daha fazlasını istemek oldu. Peki senin amacın ne? Kulaktan dolma fikirlerle sonuç bulmaya yeltenmen mi,veya çabalayıp çalıştıktan sonra elinin boş kalması mı? Herakleitos 'un da dediği gibi; 'altın arayan çok kazar, az bulur.' Peki neden çok çok daha iyisini bulmak için gereğinden fazla yorulup, eline bir daha kürek almamaya yemin edesin? Neden eline geçen diğer amaçları değerlendirmek yerine; sonu görülmeyen bir yola sürüklenesin? Bu soruların cevabını veremiyorsun biliyorum.  Şimdi hiç cevap vermeni gerektirmeyen cümleler kuracağım; hala konuşa biliyorken, yürüye biliyorken ve en önemlisi nefes alabiliyorken durma! Dilediğin yere koş, dilediğin dili konuş, dilediğin yerde nefes al ve amacını bul... 'yaşamak, amacını ortaya koyduğun zaman güzeldir.'(Jack London)

ARMUT

 Mütenahi( sonu olan) hayata sahip olduğumuz konusunda hemfikiriz. Peki neden bunun bilincinde olarak yaşamıyoruz?  Neden hayatımıza sürekli sil baştan başlamaya çalışıyoruz? Böyle neden zarfıyla başlayan bir yığın cümle birikir lakin bir tane mantıklı cevap olmaz. Ne yaptığının ve en önemlisi kendince yaptığının farkında olarak yaşamalısın. Yani kendini su sanıp girdiğin kalıbın şeklini almaya çalışma. Hayatını paylaştığın insanlar seni hep değiştirmek, daha doğrusu kendine benzetmek ister çünkü her insan kendinin idolüdür. Sende kendinin idolü olmalı ve gereğince davranmalısın. Bırak sana baskı yapan her şey ve herkes gitsin; kendini taşı, kendini yüklen çünkü doğarken yalnız doğduğun gibi, ölürken yalnız öleceksin. Değiştirmeye çalışan insanlar, kendilerinde buldukları eksikleri sende tamamlamaya çalışır. Sen değişmek veya hayatına sil baştan başlamak zorunda değilsin, benliğini koruyarak güzelsin. Hem ne demiş atalarımız; 'armudun iyisinden ayılar anlar' olgun bir armut ol...

GARDIROP

Horatius'un meşhur sözü 'CARPE DİEM' le başlıyorum satırlarıma, bu tabir birçok İslam ehline marjinal gelse bile benim hayat felsefem; zira yaşamayı bilen insanlar, aldıkları her nefes için şükrederler ve bundan zevk alırlar. Kucağımda ikiz oğullarımdan biri varken yazıyorum bu cümleleri, işte bu bana daha anlamlı kılıyor Horatius'un cümlesini çünkü;  'JE VİS DANS L'İNSTANT ' (anı yaşıyorum). Gel gelelim asıl meseleye; tüm dünyayı kıyafet seçimi yönünden kadınlar gibi; yani dolabında giyecek birçok şeyi olduğu halde saatlerce GARDIROP önünde durup bir bluzu bile yokmuş gibi' en kısa sürede sıkı bir alışveriş yapmalıyım' dediğini düşün. Pek garip gelmiyor değil mi ? O zaman şöyle yapalım; üç günlük ömründe, her saniyenin kıymetini bilerek yaşaman gereken anlar var ama sen, bu kıymetli zamanları değerlendirmek yerine ; tüm bunları es geçiyorsun ve yeni şeyler istiyorsun, milattan önce yaşayan Horatius bile bilmiş eline geçen fırsatları ve 'ANI YAŞA...

ÖKÜZ OTURDU

Merhaba, şimdi istisnasız hepimizin başına gelen ve bizi oldukça rahatsız eden, geceleri uyutmayan, gündüzleri doğrultmayan bir şeyden bahsedeceğim. Bu öyle bir illet ki; davetsiz misafir kadar sevimsiz, her işe maydanoz olan kaynana kadar gereksiz!  Taptaze çiçeklerin ahenkle dans ederek girdiği bir villa penceresinin yamacında otururken veya kış ayında şöminenin başında huzurla kahveyi yudumlarken, o da mı olmadı; benim gibi şöminesi ve villası olmayan fakir kişi olarak, kanepede uzanıp, arada bir esneyerek TV izlerken, kapıyı çalmadan PAT diye tam göğsünüzün ortasına bir ÖKÜZ oturur. Bu his tarifsiz ve sebepsizdir. Nerden geldiği, nereye gideceği belli değildir. Belli olan tek şey o öküzün ;Kiminin hayırsız kocası, kiminin fuzuli görümcesi, kimininse para göz ev sahibi olduğudur. Ha yeri gelmişken henüz içine oturan öküzün kim olduğunu bilmeyenler de olabilir.  Herkesin aklında tek bir soru; bu davetsiz misafir(ÖKÜZ)le nasıl başa çıkacağız? çok basit :) nasıl ki kocamızla b...